Sahi kimim ben aslında diye düşünüp dururken sizlere kim olduğumu anlatmak herhalde zor olacak ama yine de deneyeceğim.
Bir bakalım; sanırım tarihsel sıradan ve doğruluğu kesin bilgilerden başlarsak benim için de sizin için de iyi olacak. Yazdıkça açılırım belki. Efendim Temmuz ayına bakılacak olursa normal ama o yıla bakılacak olursa sıcak bir günde tam olarak 21 Temmuz 1986 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmişim. İlginç bir şekilde ismim doğumumdan önce babamın gördüğü bir rüya neticesinde verilmiş bana. Gerçi iyi olmuş ismimden başka isim sevdiğim de pek söylenemez
Ailemin görevi nedeni ile 40 günlükten önce sokağa çıkmakta acele eden ben kendime yeni yaşayacak bir yer bulmakta da gecikmemişim ve 4 aylıkken Tunceli’nin Çemişgezek ilçesine gitmişim. Biraz huysuz olmakla beraber anlatılanlara ve benim izlediğim videolara göre gayet sevimli bir çocukmuşum. Hobileri arasında tencere tavaya dan dun vurmak olan bu çocuğun daha o zamanlardan iyi bir müzisyen olmayacağı da gayet açık ve hatta bir o kadar da seçik belliymiş. Zaten oldum olası müzik dinlemeyi sevsem de hatta iyi bir kulağım olsa da iyi şarkı söylediğim söylenemez. Halbuki ailede herkesin sesi güzeldir. Hah ne diyorduk Çemişgezek yıllarında kalmıştık. Tabi 0-4 yaş arasını genelde fotosentezle geçirdiğimiz için bu yaşlardan aklımda kalan anı sayısı 0 ile bir arasında sıfıra yakın bire uzak bir yerlerde. Nay nay çalak oynayak cümlesi ile gönüllere taht kurduğum bu senelerde yaz tatillerimi Yalova’nın hala çok sevdiğim ilçesi olan Çınarcık’da geçirecek o zamanlar daha temiz olan Marmara denizinde cıp cıp suyla oynayacaktım.
1990 yılının hatırlamadığım bir ayında arada bir çıkmak dışında belli bir özelliği olmayan tayinimiz bu sefer bizi Erzurum’un güzel ama bir o kadar soğuk ama yine de güzel ilçesi olan Tortum’a davet etti. Gitmemezlik edemezdik ve doğal olarak gittik. İlk dört senesini “Ay çocuğunuz çok şeker ama biraz huysuz mu ne” diyerek geçiren insanların söylediğine göre Tortum benim uslanma yıllarımın ilk durağı olmuş. Anaokuluna gittiğimi hatırlamakla beraber ilginç bir şekilde bu okulun pek anısı yok bende. Tek hatırladığım -buradan sonra gülenlerin isimlerini tespit edebiliyorum- yapılacak bir gösteride “Arı” olduğumdu. Kanatlarımı, elimde olan asayı ve çiçek arkadaşlarımın etrafında gezerken Vız Vız dediğimi hatırlıyorum. Bir de 23 Nisan kutlamasında sevgili Tuba (Tuğba da olabilir) ile Üsküdar’a gideriken aldı da bir yağmur şarkısı eşliğinde bir performans sunmuştuk (:P) Katip rolüm için zamanının ilersinde bir makyaj tekniği ile (göz kalemi) bana sakal bıyık çizen ve evimizin yakınında tam Artvin’e giden yolun köşesinde olan öğretmen evinde yaşayan ana sınıfı öğretmenimin de kulakları buradan çınlasın. Bir parantez açarak bu öğretmen evinin zamanının güzel öğretmen evlerinden biri olduğunu hatırlatmak isterim. Eğer hafızam bana kötü bir oyun oynamıyorsa sanırım hayatımda ilk basılı İngilizce dergiyi (hala düzenli olarak aldığım Time dergisi) burada görmüştüm.
Her neyse biz anılarımıza devam edelim efendim. Erzurum yılları ülkemizde videonun “olmm süper lan bu alet” diye keşfedildiğinden olsa gerek evimizde olan siyah Philips marka “büyük kaset (VHS)” çalıştıran video ile çok samimi arkadaşlığım olmuştu. Her şehre inişimizde bir kaset almak üzere gittiğim video dükkanından üçten az kasetle çıkmayan ben o dönemlerde çok RedKit izlediğimden ve tesadüfen RedKit’in o bölümleri Kanada sınırı civarında geçtiğinden uzunca bir süre Kanada Cumhurbaşkanı olmak isteyecek ama bu istek yüzünden Kanada’ya yerleşmem gerektiğimi öğrenince vazgeçecektim. Yine bu zamanlarda bir tatil akşamı en sevdiğim filmlerden biri olan -bunu filmi tekrar izleyene kadar (~11 sene) anlamayacaktım.- Kızıl Ekim’i izleyecek uzunca bir süre aklımdan çıkmayan bu filmi daha sonra çok sevdiğim yazarlardan birinin kitabından uyarlandığını görecek ve ünlü öeh tesadüfe bak sözümü sarfedecektim. Mor paltom , elimden düşürmediğim için bir gün belime kadar karlar arasına girdiğimde anda bozulan güzel aterim ve o zamanlar bile gür çıkan sesimle evimizin hemen yanındaki yokuştan kışın kızakla kaymam da gene unutmayacağım anılarım arasında. Bir büyük koli oyuncağımı kendi isteğimle çevredeki çocuklarla paylaşmam da gözyaşları içersinde karşılanmış hatta o anda çekilen fotoğraflarda daha sonra kaybolacak olan bir harenin izlerinin görüldüğü konusunda tartışmalar yaşanmıştı. Şarap renginde olan adliye binası ile evimize gelen sokağın sol başında yer alan inşaat demirlerini, bir keresinde taştığı için küçük evleri mahveden dereyi, top oynadığım kütüphane bahçesini de hala hatırlıyorum.
Okuyan sıkılıyor, yazan yoruluyor ama zaman geçmek bilmiyor sanırım. Neyse biz devam devam edelim. Belli bir yerde uzun süre kalmamızı çekemeyen tayinimiz tam da ben ilkokula başlayacakken hadi siz burada çok kaldınız hem zaten çok üşüdünüz biraz ısının diyerek bizi Antalya’nın deniz olmayan az sayıda ilçesinden birine - rakım: 900 metre- yolladı. Korkuteli adında olan bu şirin ilçe yayla tadında bir yer olup yazın özellikle Antalyalı insanlar buharlaştıklarında bizim 19 derecelik termometreye bakıp kıkır kıkır güldüğümüz bir yerdir. İlk palmiye ağacını Antalya’da gören ben ilk okula da şimdi adı Korkuteli Pansiyonlu İlk Öğretim okulu olan “Korkuteli Merkez İlköğretim Okulu”nda başladım. Sevgili annemin de aynı ilk okulda okuması ilk zamanlarda beni biraz zorlayacak ama sonra da çok keyif alacağım bir deneyime dönüşecekti. İlk okulun evimizin penceresinden bakıldığında görülüyor olmasına rağmen benim okula servisle gitmek istemem ayrıca komikti. Sevgili ilkokul öğretmenimin yoğun çabaları ile okumayı hızlıca öğrendiğim bu okulda 4 sene daha okuyacak bu süre içinde şimdi çoğu ile irtibatımın koptuğu sevimli arkadaşlar edinecektim. Sanıyorum en iyi arkadaşım Emre idi. Kendisi ile o zamanlar etrafı kasıp kavuran oyun olan Prince of persia’yı keşfetmiş haftasonları turbo tuşu bulunan bir bilgisayarada (okulumuzun duvar komşusu olan Korkuteli Endüstri Meslek Lisesi’nin bilgisayarında)saatlerce bu oyunu oynamıştık. İşte bu sıralarda sanırım teknolojiye olan ilgim artmaya başlamıştı. Kilis’ten gelen siyah 4 bitlik aterimle ile sabah akşam oynadığımı da yazmadan geçmeyelim. Sevgili Ayça, Hatice, Hasan ve Emre hala ara ara haber aldığım ilkokul arkadaşlarım arasında yerini almıştı.
Korkuteli anılarına biraz daha devam edelim. Minicik olan bir odam olduğunu, bu odada küçük bir televizyon ile bir sürü oyuncağım olduğunu hatırlıyorum. Duvarları süsleyen devasa Beşiktaş posteri (Sanırım Ahmet Hiçyılmaz bu satırları okursa Fenerli olmama rağmen neden kendini bana yakın (?) hissettiğini anlayabilir) o zamanlar Beşiktaş’a sempati duyduğumun göstergesi. Yıllar ilerledikçe Korkuteli’ni daha çok sevmiş daha çok alışmış ve orada olan iyi insanlarla daha samimi olmuştuk. 4. sınıfta okulun yakantopunda olduğumu ve o yıl kurulan Anadolu lisesinin takımını farklı şekilde yendiğimizi bir de org çalmayı öğrendiğimi de hatırlıyorum bu yıllardan.
Kısa kısa anlatmayı planladığım hayatım o kadar da kısa değilmiş demek diyip Korkuteli defterini de şöyle bir kıvırıp diğer tarafa koysak iyi olacak.
Korkuteli yılları da 1996 senesinde bizim için sona erdi. Tayinimiz bu sefer bizi ülkenin başka bir güzelliğine Bartın’a yolladı. Bartın Cumhuriyet İlkokulu’nun beşinci sınıfına kayıt olmamla beraber kendisine dershane adı verilen kavramla da tanıştım. Anadolu lisesi sınavlarının son kez beşinci sınıf öğrencilerine yapıldığı zaman girdiğim bu sınava biraz sonra geleceğim ama önce Bartın’ı anlatalım.
İsim benzerliği nedeni ile Batman’la karıştırılan bu sevimli il 90′lı yıllara kadar Zonguldak’ın bir ilçesi gibi davranmış daha sonra “hııh” diyerek il statüsüne geçmiştir. Dar ve tarihi sokakları ile tek yönlü yolları içinden geçen ırmağı ev sahipliği yaptığı askeri üsleri ve doğal güzellikleri ile çok sevdiğim bir yer olan Bartın deniz kenarında olmamakla beraber dünyanın en güzel balıklarının olduğu Amasra ile dünyanın en güzel kumsallarının olduğu İnkumu’na sahiptir. Amasra’nın tarihi önemi bir yana zamanında burayı fetheden Fatih Sultan Mehmet’in söyledikleri en azından benim için daha önemlidir. Zat-ı muhterem Amasra’yı ilk gördüğünde rivayete göre mahiyetinde yer alan hocasına “Lâla, Çeşm-i cihan bura mı ola?” demiş, öeh be tesadüfe bak padişahla aynı şeyi düşünüyoruz dememe yol açmıştır yüz yıllar sonra. Adını bu sözden alan Çeşm-i Cihan lokantası limanın hemen kenarında olup Tavşan adası ve liman manzarası ile gözlere, yummmy diyerek içilebilecek balık çorbası ile hassas midelere, kiremitin üstünde pişen palamutu ile denizden babam çıksa yerim diyenlere, ağırlığı 4 tonu bulan ve yeşilin her çeşidinin olduğu ünlü salatası ile ” ay ben et yemem ki” diyenlere ve son olarak ballı yoğurt tatlısı (bi ıyğğğ demeyin yediniz mi hiç) ile oburlara ziyafet çekmeyi bilen güzel bir yerdi.
İnkumu ise adından anlaşılabileceği gibi inanılmaz bir koy olup daracık bir alanda bir sürü güzel evin ama daha önemlisi çok geniş ve temiz bir kumsalın olduğu, yazın binlerce insanın olduğu ama kışın çok sessiz olan tipik bir tatil kasabasıydı. İl özel idaresi tesislerinde oynanan basketbolun tadı ile orman tesislerinde yapılan pikniğin lezzeti hala aklımda.
